
Yuvamı arıyorum, çıplaklığıma yosunlardan kıyafetler yaparak. Yuvamı arıyorum, balıklarla dost olarak. Akıntılara sarılıyorum üşümemek için, belki de fark etmeden ağlara takılıyorum; canımdan da olsa insanlığa biraz umut verebilmek için. Dualarımı minarelerden üflüyorum tanrıya, belki de saklanıyorum kim bilir kimden, kim bilir kimin için…

Bazen insana iyi gelebilecek tek şey yağmurlu bir gecede güzel bir kahve eşliğinde bilmem kaçıncı kez Heima izlemektir. Bazen işte bu kadar sade ve yalın olmalıdır her şey. Kendi dizelerini, kendi kafiyelerini ve melodilerini bir yana bırakıp uzak ve yabancı insanların şiir ve şarkılarına yakın hissetmelidir insan kendini bazen…
Genç Wether’in Acıları hep ötelediğim, hep bilinmedik vakitlere ertelediğim bir kitaptı, ama en sonunda alıp okumayı başardım. Goethe kitabı yirmi beş yaşındayken yazdığında aslında üstü kapalı olarak kendi hikâyesini anlatıyordu bence. Hem karaktere kendi sesini vermiş olması hem de anlatımın bu denli içten olması insanı Goethe’nin her sayfa da usul usul işlediği mektup satırlarında ki gizdökümlerini düşüp parçalara ayrılmış bir narın binbir tanesini arar misali sabır isteyen ama şevklendiren bir merakla toplamaya itiyor. Tabii bende o merak ve isteğe karşı koymadan toplamaya başlıyorum.
Beni en çok etkileyen Werther’in mektuplarında ki üslubun Lotte’yle tanışmasından sonra nasıl da değiştiğiydi. İlk mektuplar da huzur ve rahatlıkla doğayı anlatan, esen kısacık bir rüzgârdan memnun olan Werther, Lotte hayatına girdikten sonra bir anda karamsarlaşmaya ve huzursuz biri olmaya başlıyor. Özellikle kitabın ikinci bölümünde bu değişim tavan yapıyor, zira Werther artık Lotte’yi elde edemeyeceğinin farkına varıyor ve sona doğru ilerlemeye başlıyoruz aheste revan.
Werther’in kendini öldürmesinde ki neden sadece Lotte değildi diye düşünüyorum nedense, çünkü bahsettiğim gibi ilk mektuplarında her ne kadar mutlu olsa da bu mutluluğu anlatış şeklinde bile içinde bir şeylerin bozulmuş yahut rayından çıkmış olduğunun izleri vardı. Bu izler Werther’in Lotte’ye olan aşkı kadar belirgin izler olmasa da bir şekilde anlıyor insan. Bu Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’inin kitabın şu an tam hatırlayamadığım bir yerinde intiharın eşiğine gelmiş olması gibi tıpkı. Virginia Woolf bunu öyle üstü kapalı anlatıyor ki fark etmiyor bile neredeyse insan Mrs. Dalloway’in kendini öldürmek üzere olduğunu. Tabii sonra bilindiği üzere Mrs. Dalloway hayatı seçiyor, ne de olsa o, hayatı, Londra’yı ve hazirandaki o anı seviyor.
Werther’e geri dönersek şunu diyebilirim ki Werther kendini sadece aşkı için öldüren arabesk bir karakter değildi. Werther her ne kadar dışarıdan genç ve normal görünüyor olsa da içinde anlamlandırmadığı farklı, değişik ve bilinmedik başka bir “ölümisteyen” rahatsızlık vardı…
Bu arada Virginia Woolf demişken okumakta olduğum kitap onun Dalgalar ismini verdiği şiir ama değil, tiyatro ama yine değil, roman ama daha farklı bir şey olduğundan emin olduğum inanılmaz eseri. Henüz ortalarına gelmiş olsam da okuduğum en harika kitaplar arasına girmiş bulunmakta. Virginia yine o çok sevdiği nehirler gibi kendi yatağından taşırıp, tepe tepe aşırıp akıtıyor, dalgalandırıyor hatta uçurtuyor cümlelerini. Dış dünya yok, varsa bile burada sadece bir şeyleri anlatmak için ihtiyaç duyuluyor ona. Uzadıkça uzayan şiir gibi diyaloglar, Virginia’nın o tarif edilmez hızı ve adından da anlaşılacağı üzere insana bir tokat gibi çarpan dalgalarıyla bu kitap bence tam anlamıyla mükemmel.
Okuyacağım kitap ise çok sevdiğim Camus’nun denemesi olan Tersi ve Yüzü. Camus bu demeleri yirmi yaşlarında yazmış. Kendisi bile pek fazla sevmiyor bunları ama ben onun uyumsuzu uyum içinde anlattığı cümlelerinin toy hallerini okumak için sabırsızlanıyorum.
yarasakuyruk
Ben seni çoban sandım, sen beni bir ağaç gövdesi.
Ben sandım ki sen gecemin ışığını ikiye böldün,
Sen sandın ki ben bin ayrı tohumdan var olup,
Bin ayrı rahimden doğarak her gece yalnızca senin için öldüm.
Ben seni bulut sandım, sen yağmadın.
Sen beni toprak sandın, bir mezar kazdın,
İçine bir kaç kafiye atıp üzerimi kapattın.
Ben seni hep var sandım, sen beni rüya,
Sen beni hiç yok sandın, ben seni dünya.
Şimdi sen söyle,
Biz birbirimize ne yaptık böyle?
yarasakuyruk
Rhythm of My Tears
Committing Suicide
| Jónsi |
| Tornado |
| Go |
| 70 plays |
Annie’ye mektup/şiir 7…
Bir şarkı var Annie. Öyle uzaktan geliyor ki sesi, duyabildiğime emin değilim. Bir de hikâye var, bir çocuğun hikâyesi. Kalorifer peteklerine yaslanıp tıpkı o uzaktan gelen şarkı gibi, uzaktan tanıdığı bir başka çocuğa hayallerini anlatan. Aralarında deniz ve şehirler, rüzgâr ve mesafeler var. Bir gemi var arada ki denizde yol tutan. Biletler ve isimler, kitaplar ve çizimler. Hepsi ellerinde çocuğun, taşıyor onları uzakta ki çocuğa. Yol hikâyeleri ve merdivenler, trenler ve saatler. Nasıl diyordu film, “Aramızda hep saatler var… aramızda hep yıllar…”
Saatler… İnsanın sahip olabileceği en kötü aile. Bilmiyorlar ki bir çocuk nasıl büyütülür. Bilmiyorlar onlara hayallerini sormayı, onlara masallar okumayı. Saatler çok gerçek Annie, saatler çok sahte. Yelkovan ve akrep, tik-taklar ve gece yarısı, hepsi kötü adamların mutlu sonu ve iyilerin kederli sonsuzluğu…
Sana kaç hikâye borcum var?
Sana kaç roman sözüm,
Kaç anı yeminim
Ve kaç şarkı vereceğim var?
Biz dünyadan bir hayat alacaklı,
Gülümsemelerimiz bile o kız gibi acıklı,
Siyah ve beyaz, kırmızı ve turkuvaz,
Hiç yüzmeden geçirdiğim bir yaz ve sen,
Saçların kısacık, en sevdiğin şarkı arka fonda açık,
Biraz kederli, biraz neşeli,
Sen şimdi odalardan taşmış,
Sokaklara sığmaz,
Bense bir avare,
Hiçbir yolun sonunu,
Hiçbir hikâyenin mutlusunu,
Ve hiçbir dostun sen gibisini bulamaz…
Ve tam şimdi, şu anda,
ister misin son bulsun hikâyemiz?
Bir kaç yetersiz kafiye ve bir kaç boş düşle,
İster misin, sen hep olduğun gibi,
Bense hiç var olmamış gibi,
Tıpkı o fırtınalı şarkıyı dinlerken aldığın haber gibi,
Bu çocuk yokmuş gibi,
Bu çocuk gitmiş gibi,
Hiç var edilmemiş,
Elleri kaleme hiç değmemiş,
Bu şiiri kalbinden söküp,
Sayfalara işlememiş,
Görmemiş, bilmemiş,
Sana gelip, gitmemiş,
Çok uzaktan gelen bir şarkı,
Unutulmuş bir hikâyeymiş…
yarasakuyruk.
Devam eden, etmekte olan bir hayat.